Şehirden Şuura 19 Mayıs

Prof. Dr. Serkan Şen

Şehirlerin şahitlikleri vardır.  Gördüklerini havasına, suyuna, toprağına sindirir, bağırlarından memlekete yayarlar. Ünlü Şairimiz Yahya Kemal, İstanbul’un fethine şahit tuttuğu Üsküdar için gönlünden dökülen:

Üsküdar bir ulu rüyayı görenler şehri,

Seni gıptayla hatırlar vatanın her şehri,

                  Hepsi der: “Hangi şehir görmüş onun gördüğünü?

       Bizim İstanbul’u fethettiğimiz mutlu günü.

mısralarında ruhun mekânda aksedişini ne güzel anlatmıştır. Tarihler 29 Mayıs 1453’e düğümlendiğinde Türk’ün peygamber efendimizin övgüsüne mazhar olmak için gördüğü rüya nihayet gerçek olmuş, İstanbul’u hem “İslam bol” hem “İslam bul” yapma mücadelesi gayrı ‘Kızıl Elma’ yürüyüşünedönmüştür.  Artık dünyanın çağlar boyu Türk’ün adalet ekseninde deveran ettiği kutlu vakitlerin sefası sürülmektedir. Lakin her kemalin bir zevali vardır ve bu zevalin ‘Oğuz’un devletindeki tecellisi Ötüken’den beri aynı gerekçelere dayanır. Bilge Kağan doğuda gün doğusundan batıda gün batısına bütün yeryüzünde insanlığa hükümran olan atalarıdünyadan çekilince devletlerinin nasıl çöktüğünü şöyle anlatmaktadır:  “Onlardan sonra küçük kardeşleri hükümdarolmuş, oğulları hükümdar olmuş. Küçük kardeş ağabey gibi yaratılmadığından, oğul babasının meziyetlerini taşımadığından bilgisiz ve kötü hükümdarlar iş başına geçmiş. Onların idarecileri de bilgisiz ve beceriksiz imiş.  Beyler ile millet arasındaki uyum ortadan kalkmış. Devreye hilekâr düşmanlar girmişler. Yöneticileri birbirine düşürmüşler. İdarecilerle ile millet arasındaki fitne ateşini körüklemişler. Sonunda devletleri yıkılıp vatanlarını kaybederek esarete düşmüşler”. Viyana bozgunu sonrasında benzer süreçlerin Osmanlı için yaşandığı devirler gelip çatmıştır. Heyhat ki tahta oturanlar namlarıyla değil isimlerinin önlerindeki numaralarla anılmaya başlamıştır. Artık Gaziler, Hüdavendigârlar, Yıldırımlar, Fatihler, Yavuzlar, Kanunîler ve bunlara layık devlet adamları yoktur. Batılıların “Muhteşem” sıfatına muhatap olan Kanuni’nin kadrosunu şöyle bir hatırlamak dahi o ihtişamlı çağları gözümüzde canlandırır:Serdar-ı Ekrem Süleyman Han’ın sadrazamı Sokullu, kaptan-ı deryası Barbaros, şairi Baki, mimarı Sinan, şeyhülislamı Ebusuud Efendi’dir. Devletin dirayeti kaybolduğu yıllarda ise bu mirası taşıyabilecek devlet adamı kıtlığı baş göstermiştir. Ömer Seyfettin’in “Nâdan” adlı hikâyesinde durum şöyle tasvir edilir: “Serhatteki ordunun hâli de perişandı. Ecelin gadriyle tecrübeli vezirler kalmamış, fedakâr beyler er meydanlarında can vermişlerdi. Bu korkunç buhranın önünü alacak bir adam yoktu”. ​Hâl-i pür melâlimiz Muhteşem Süleyman’ın devletinin Avrupa’nın nezdinde ‘Hasta Adam’olarak nitelendirilmesine yol açtı. Osmanlı, böylesi şartlarda bir umut diye girdiği I. Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkıncaartık bu hasta adamın son nefesini vereceği düşünülüyordu. Hasımları, Türk’ü geldiği Orta Asya bozkırlarına sürme hayali kuruyorlardı. Millet kederinden yüzünü yerden kaldıramaz vaziyetteydi. Esaretin ayak sesleri işitilmeye başlamıştı. “İşte bu ahval ve şerait içinde” kendini Türk istikbaline, Türk istiklaline adanmış bir önder dalgaları yararak İstanbul’dan Samsun’a yola çıktı. Kaderin cilvesi aylardan yine mayıstı.Takvim yaprakları on dokuzuncu güne sabitlendiğinde nasıl Üsküdar bir fethe şahitlik etmiş ise Samsun’da bir dirilişe tanıklık ediyordu. 19 Mayıs 1919’da yakılan bağımsızlık meşalesi Samsun’a ‘ilk adım şehri’ olma gururunu yaşattı.

İsmail Hakkı Bursevî’nin “İlahî İsimler” adlı kitabında Allah’ın isimlerinin bazı şehirlerde tecelli ettiği belirtilir. Örneğin Kudüs ‘Kuddûs’, Konya ‘Kâdir’, Kıbrıs “Muhît”, Bursa “Malike’l-Mülk”, Edirne “Hafîz”,  İstanbul “Câmi” isimlerine mazhardır. Zira, Kudüs tüm dinler için kutsaldır; Konya kudretli evliyaları ile tanınmaktadır; Bursa Osmanlıyı kuran hükümdarı bağrında saklamaktadır; Kıbrıs Akdeniz’den gelen Hak dostlarının ruhaniyetiyle kuşatılmıştır; Edirne İslam hududunu koruyan sağlam bir kaledir. İstanbul’u elinde bulunduran devlet ise, devletlerin en kapsayıcısıdır. Bursevî’nin gözüyle Samsun’a bakıldığında Yüce Allah’ın bu kente ilişkilendirilebilecek en uygun sıfatının Muhyî yani “can veren, dirilten” olduğu görülür. Zira kadim Türk devletinin bir asır evvelki dirilişi bu topraklarda başlamıştır.

​Gazi Mustafa Kemal ve arkadaşlarının serüveni tarihimizde belki de en çok II. Köktürk Kağanlığı’nın kuruluş macerasına benzer. Gelişmeler neredeyse birebir aynıdır. Bubenzerliği zihinlerde canlandırabilmek için Orhon Yazıtlarında ki şu cümlelere bakmak yeterlidir: “(Düşmanları) Türk milletini öldüreyim, kökünü kurutayım der imiş. Yok olmaya gidiliyormuş. Yukarıda Türk’ün Tanrısı, Türk’ün mukaddes ülkesini şöyle düzene koymuş. Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye babam İlteriş Kağanı, annem İlbilge Hatunuüstün kılmış. Babam kağan on yedi erle baş kaldırmış. Onun harekete geçtiğini işitip şehirdeki dağa çıkmış, dağdaki inmiş, toplanıp yetmiş er olmuşlar. Tanrı kuvvet verdiği için babam kağanın askeri kurt gibi imiş, düşmanı koyun gibi imiş. Doğuya, batıya asker sevk edip yoldaşlarını derleyip toplamış.Hepsi yedi yüz er olmuş. Yedi yüz er olup yurdunu yitirmiş, devletini kaybetmiş, esarete düşmüş milleti, Türk’ün hukukundan uzaklaşmış milleti, ecdadımın töresince bir araya getirip var etmiş”.  Millet bu mücadeleye önderlik eden Kutlug Han’a günümüzde de toplamak karşılığında bulunan ‘dermek’ fiilinin eski hâli ‘termek’ten bahisle ‘ili dermiş’ yani ‘ülkeyi toparlamış’ manasında İlteriş adını vermiştir. Gazi Mustafa Kemal ise Türk’e yaptığı bu büyük hizmet neticesinde Atatürk adını almıştır. İlteriş’in en yakın mücadele arkadaşı vezir Tunyukuk’tur. Kendisi, devlet kurulmadan evvel Çin’ de makam ve mevki sahibidir. Bağımsızlık ateşi yandığında gözünü kırpmadan canı pahasına İlteriş’e destek vermiştir. Ülkünün hürriyete erişmek olduğu bilinciyle katıldığı mücadelede başrolü kimin üstleneceğinin faydasız bir tartışmadan ileri geçemeyeceğini yazıtına kazıdığı şu sözlerle ilan etmiştir: “Zayıf boğa ile semiz boğa uzaklardan ayrılmak zorunda kalınsa hangisinin semiz hangisinin olduğu kestirilemezmiş”. Öngörüsü ve becerisiyle bilgelik sıfatını sonuna dek hak eden Tunyukuk, gelecek nesiller için hayatîöneme haiz fiile yani bağımsızlık mücadelesine odaklanmış,faile takılmamak gerektiğini atalarının nasihati üzerinden beyan etmiştir. Bu yönüyle o eşsiz bir feragat örneğidir. Benzer bir fedakârlığı kurtuluş mücadelesi esnasında Kazım Karabekir’de görüyoruz. Samsun’a çıktıktan bir müddet sonra askerlik görevinden istifa eden Mustafa Kemal’intutuklamasını emreden fermanı yırtıp atmış “Ben ve kolordum emrinizdedir Paşam!” diyerek ‘Sarı Paşa’nın emrinde istiklal mücadelesine katılmıştır. “Ecdâdımızın heybeti ma’rûf-ı cihândır / Fıtrat değişir sanma! Bu kan yine o kandır ” dizelerini kaleme alan şair ne kadar da haklıdır.  

​Bugün kendi gök kubbemizde hürriyet soluyabiliyorsak bunu gece uyumadan, gündüz oturmadan ölesiye yitesiye mücadele veren ecdada borçluyuz. Onlar ki atalarına layık olmanın gereğini yapıp terk-i dünya eylediler. Kurtuluş mücadelemizin serdarı Mustafa Kemal Atatürk, Türklüğün en önemli dönüm noktalarından biri olan 19 Mayıs’ı gençlere armağan ederken yeni nesillere hem büyük bir gurur hem de önemli bir sorumluluk bırakmıştı. Bu sorumluluk bizzat onun ifadesiyle Türklüğü muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkarmaktır. Böylesi büyük bir vazifeyi omuzlayacak gençliğe Bilge Kağan’dan çağları aşan altın öğütler vardır. Yazıtlara kazınmış bu öğütlerden bazılarını günümüze şöyle uyarlayabiliriz: “Düşmanlarının albenisi yüksek vaatlerine kanma! Sana sunduğu cazip imkânlara aldanma! Onlara benliğine tesir edecekleri kadar yaklaşma! Suret-i haktan gözüküp kafanı karıştıranlara uyma! Şahsiyetinde bilgiyi erdemle, cesareti iyilikle buluşturmuş kimselerin izinden git! Milletin için barışta terini, savaşta kanını akıtmaktan çekinme!Adaletten ayrılma, töreni terk etme! Diline ve kimliğine sahip çık! Sahip olduklarının kıymetini bil! Her varlığın bir yokluğu olabileceğini düşün! Verdiğin mücadelenin gerektirdiği donanımı edin!”.

​ Hiç şüphesiz Türk devleti Millî Mücadele’nin ardındangeçen bir asrı aşkın zaman dilimde önemli mesafeler kaydetmiştir. Bu durum öteki algısının merkezine Türk’ü koyan medeniyet tiplemelerinin mensuplarını rahatsız etmektedir.  Uluslararası alanda muhatap olduğumuz riyakârlıklar, atalarımıza duydukları bilinçaltlarında bastırılmış kinlerinin dışavurumundan başka bir şey değildir. Görünen o ki yakın geleceğimiz Sevr’in hayalperestleriyle Cumhuriyetin ülkücüleri arasındaki mücadelenin daha sıcakyaşanacağı gelişmelere gebedir. Bu zorlukları ancak kendimize dayanarak aşabiliriz.  Bilge Tunyukuk’un  “Yufka olanı delmek kolay, ince olanı koparmak basitmiş. Yufka kalın olsa delmesi zor, ince yoğun olsa koparması güçmüş.” tespiti her türlü badireyi atlatmanın yolunun millî birlikten geçtiğini vurgulaması bakımından idarecilerimize yol göstermelidir. Zira bir olamadan biz olamaz, biz kalamayız. 

1 okuma

Leave a Reply